Arz ve Talep Sorunu!
Talep kavramı genel itibariyle bilinen bir kavramdır. Benim de arz kelimesinden daha önce öğrendiğim bir kelimedir. Özellikle iktisat alanında konuları takip ederken iki kelimenin bir arada kullanılıp, konu hakkında açıklamalar yapılınca arzın talebin zıttı olduğunu anlıyorsunuz. Ya da ben öyle anladım, öyle tanıştım bu kelimeyle.
İnsan doğduğundan itibaren genelde talep etmeye başlar. Özellikle bebeklikte bir çok şeye muhtacız. Sonrasında da isteriz de isteriz. Bunun içindir ki insan öncelikle talep etmeyi öğrenir. Arz ise üretim odaklıdır. İnsanların ne gibi ihtiyaçlarının olduğunu bilip, onla ilgili üretim yapıp, piyasaya sürmeyi gerektirir. Diyelim ki ayakkabı üretmeye karar verdiniz. Ayakkabıları üretip piyasaya sürdünüz. Bu durumda ayakkabıları arz etmiş oldunuz.
Talep ise ihtiyaç temellidir. Bulunduğunuz yer yağmurlu, sulu, çamurlu bir yer olsun. Orada yaşayan insanların, bu coğrafi durum ve iklim şartlarında kullandığı ayakkabılar yetersiz olsun. İnsanların ayaklarının ıslandığını ve üşüdüğünü düşünün. İnsanlar bu sorundan kurtulmak için istekte bulunacaklardır. Keşke su geçirmeyen ve sıcak tutan ayakkabılarımız olsa diye istekte bulunurlarsa, talep kavramı karşımıza çıkar. Arz ve talep kavramı yukarıda anlattığım minvalde gelişirse yerinde ve işlevsel gibi gözüküyor.
Düşünsenize sizin bir takım ihtiyaçlarınız var. Bu ihtiyaçlarınız fark ediliyor, üretimler yapılıyor ve siz de alıp kullanıyorsunuz. Ayakkabı örneğinden devam edelim. Ayakkabınız su geçirmeyen ve sıcak tutan bir yapıda olacaktı. Bunu ihtiyacınızı gören birileri de tam buna uygun ayakkabılar ürettip arzınıza sundular. Buraya kadar sorun yok. Peki arz ve talep olayı hep doğal olarak gelişip, çok masum mu işler? Sanırım hayır.
İnsanların hayattan beklentileri farklıdır. Kismisi bir lokma ekmekle yetinebilir, kimisi ise dünyaları yese de, şu da benim olsun diyebilir. Hayattan beklentileriniz neler? Muhtemelen bir çırpıda cevap verebilirsiniz. Ama verdiğiniz bu cevaplar genelde ezber yanıtlardır. Hayatınıza baktığınızda söylemlerinizle uyuşmadığınızı göreceksiniz. En azından çoğunlukla böyledir. Çünkü verdiğimiz yanıtlar ideale yakın olanlardır ama bize sunulan, dayatılan hayatlar çok daha farklıdır. Ne demek istiyorum? Verilen cevaplar daha mütevazi cevaplardır ama gerçek hayatta bundan çok daha fazlasını isteriz. Nefsimiz böyle ister, dürtülerimiz böyle ister desek daha doğrudur. Yani biz ideal olandan ziyade dürtülerimizin kontrolünde hareket ederiz. Dürtülerimiz neden böyledir? sorusunu başka bir yazıya bırakarak devam edelim.
Hayattan beklentilerimiz konusu da arz ve taleple ilgilidir. Beklenti, istek, talep, ihtiyaç gibi kelimeler nüans olarak farklı olsalar da aynı kapıya çıkarlar. Hayatta hepimizin koşuşturmaları var. Okullara gidiyor, eğitim alıp meslekler ediniyoruz. Sonrasında iş hayatına atılıp çeşitli meslekleri icra ediyoruz. Bu mesleğe birilerinin ihtiyacı var, talep ediyor. Bu yönüyle talebi karşılıyoruz. Bu talebi karşılarken de karşılığını maaş, hizmet bedeli, ücret vs şeklinde alıyoruz. Buraya kadar sorun gözükmüyor. Her şey kulağa hoş geliyor. Konuyu örnekle anlaşılır hale getirelim. Bir yerde insanlar yeterli sağlık hizmeti alamıyor olsun. Muayene edecek doktor sayısı yetersiz diyelim. İnsanlar sıra alamıyor, sorunları çözülemiyor. Devletten talepleri doktor olacaktır. Bu durum karşısında doktor atamaları yapılırsa, bölge halkının talepleri karşılanmış olur. Tabii şunu da belirtmek gerekir ki arz olayı her zaman makul düzeyde olmayabilir. Örneğin, belediye vatandaşa hizmet vermek için personel istihdam eder. Bu durumu arz olarak düşünebilirsiniz. "Bakın size hizmet sunuyoruz, gelin istifade edin" der gibi. Eğer vatandaşın işini 10 kişi çözebilecekken 20 kişi istihdam edilirse arzın amacı farklıdır diyebiliriz.
Gelelim asıl meseleye. Arz ve talep birbirini besleyen canavarlardır. Nasıl mı? Zamanı takip etmek için kolumuzda saat diye bir araç bulundururuz. Artık telefon gibi cihazların çıkmasıyla saate bile gerek yoktur aslında. Saatin amacı, zamanı göstermektir. Saat alan kişiler kollarına taktıkları saatin dayanıklı, su geçirmeyen vs özelliklerinin de olmasını isteyebilir. Yeter mi? Elbette yetmez. Aynı zamanda kolumuzda şık da durması gerekir. Yani saat sadece zamanı ölçen bir araç değil aynı zamanda bir aksesuar hâline de gelmiştir. Şıklık algısı göreceli bir kavramdır ama yine de bir ürüne biçilen değer de insanların algısı üzerinde etkilidir. Bir ürüne biçilen değer sadece kalitesiyle değil markasıyla da ilişkilidir. Haliyle kolumuza 200 liraya da bir saat takabiliriz. Hadi biraz daha sağlam olsun, durduk yere bozulmasın derseniz; 500-1000 lira arasına da saat takabiliriz. Peki bu birkaç milyon liralık saatler neyin nesi oluyor? İşte sorun da burada başlıyor. O saati takabilecek ayrıcalıklı kesim içerisinde olmak isteyenler daha fazla para kazanmak istiyorlar. İnsanları daha fazla sömürüyorlar. O saatleri ya da başka herhangi araç gereçleri satanlar ise daha pahalı, daha farklı şeyleri arz ederek buna ulaşmak isteyenlere yeni hedefler koyduruyor. Böylece şuraya varıyoruz. Arz ve talep birbirlerini besleyen canavarlar olarak insanların sömürülmesine yol açıyorlar.
Yorumlar
Yorum Gönder